Haftaya Bakış (315): Bahçeli'nin statü çıkışı | CHP'ye kuşatma sürüyor

08.05.2026 medyascope.tv

8 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can'la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: İstersen önce Cumhuriyet Halk Partisi ile başlayalım. Yayının başlığını ‘’CHP’ye kuşatma sürüyor’’ diye verdim. Evet, kuşatma sürüyor. Bir yandan yine bir operasyon oldu bu sabah Ağaç AŞ'ye. Hatta geçenlerde ara kararla tahliye edilen bir Büyükşehir Belediye davası sanığı tekrar gözaltına alınmış; onu da gördük. Bunun dışında birtakım iddialar var. Bakan televizyon yayınına çıkıp, “Şu, şu kişiler etkin pişmanlıktan yararlandı” açıklamasını yapıyor. Buna göre, Uşak Belediye Başkanı, artık eski belediye başkanı Özkan Yalım etkin pişmanlıktan yararlanmış. Muhittin Böcek'in oğlu etkin pişmanlıktan yararlanmış. Onunla ilgili birtakım ifadeler dolaşıyor sosyal medyada. İlginç. Muhittin Böcek'in kendisinden böyle bir şey yok, fakat oğlunun olduğu söyleniyor. Ayrıca, Afyon Belediye Başkanı Burcu Köksal’ın AKP'ye geçeceği kesinleşti gibi bir durum var. Salı günü geçmesi bekleniyor. AKP'nin Ankara'da galiba Genişletilmiş İl Başkanları toplantısı varmış; orada AKP’ye katılması bekleniyormuş. Bir de Ankara Keçiören’deki hâlâ belli değil.
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Onun için de hep, “Geçti geçecek” deniliyor. Afyon da geçerse ilginç bir durum olacak. Aydın'dan sonra Afyon da AKP’ye geçmiş olacak; iki kadın belediye başkanı. CHP'nin kadın il belediye başkanı olarak başka kim var? Şu anda aklıma gelmiyor, ama en bilinenleri bunlardı. Bu iki belediye başkanının ortak bir özelliği var. İkisi de açık açık Kürt düşmanıdır. Aydın’da Özlem Çerçioğlu öteden beri öyleydi. Hatta 2019 seçiminde, HDP birçok yerde CHP adayını desteklerken, Aydın'da özel olarak desteklememişti. Afyon'da Kürt seçmen pek yok, ama kendisi Türk milliyetçilerinden de oy almak için, durup dururken, “Buraya HDP'li giremez, edemez” gibi açıklamalar yapan birisiydi. Bir diğeri de tabii Bolu Belediye Başkanı. O da bambaşka bir şekilde cezaevinde. Onun hakkında da özel hayatıyla ilgili bir yığın şey söyleniliyor.
CHP'ye yönelik bir diğer husus da hâlâ ne olduğu belli olmayan ‘’mutlak butlan’’ meselesi. Ve CHP sokaklara çıktı. Sokaklara çıkıp ne yapıyorlar, onu çok fazla bilmiyoruz. Çalıştıklarını söylüyorlar. Bu akşam Özgür Özel Sözcü TV’ye çıkıyormuş. Az önce gördüm, Yılmaz Özdil bunu ünlemler koyarak paylaşmış. Herhâlde bunu, ‘’Ben gittim, o çıkıyor’’ gibi bir havada vermiş.
Bence önemli olan, biraz sonra konuşacağımız olayla da alâkalı olduğu için Ekrem İmamoğlu'nun dün yaptığı paylaşım. Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi adına yapılan sürece destek paylaşımı. Hatta sürece desteği ‘’Terörsüz Türkiye’’ lafını kullanarak, yani iktidarın ağzını kullanarak vermiş olmasını da bir not olarak düşelim.
Bir de, pazartesi günü casusluk davası başlıyor. O çok ilginç. Dört sanıklı. Hüseyin Gün var, Merdan Yanardağ var, Necati Özkan var, Ekrem İmamoğlu var. Absürt bir şey olacağı kesin ve ilk günü bayağı bir kalabalık olacağını, özellikle medya ilgisinin de çok yoğun olacağını tahmin ediyorum. O, yeni bir sayfa açacak tabii ki davalarda. Büyükşehir Belediyesi Davası sürüyor. Öte yandan, Aziz İhsan Aktaş davası perşembe gününe atıldı. Orada da sebep, esas hakkında mütalaa. O dava bitmek üzere anladığım kadarıyla, çok sürmeyecek. Ama Büyükşehir Belediye Davası herhâlde aylarca, hatta birkaç yıl sürecek gibi gözüküyor. Bu atmosferde CHP neyle uğraşacak, nasıl uğraşacak? Hep bunu konuşup duruyoruz, ama sürekli de bir yerlerden bir şeyler çıkıyor. CHP içinde sorun çıkıyor; ayrılanlar, yeni gözaltılar, şunlar bunlar.
Ve Akın Gürlek Bakan olduğundan beri sürekli bir yerlerde, iktidar medyasında canlı yayına çıkıyor. Yargının ne kadar siyasallaşmış olduğunu dünkü yayın gösterdi zaten. Bir şeyler söyledi, sabah operasyon oldu. “Etkin pişmanlıktan yararlandı” dedi. İfadeler yayınlanmaya başladı. Akın Gürlek'in Bakan olması, daha önce de konuşmuş olduğumuz gibi, CHP'ye yönelik kuşatmanın yeni ve daha üst bir safhasına işaret ediyor bence. Sen ne dersin?
Kemal Can: Evet, Akın Gürlek Adalet Bakanı oldu ama, CHP'ye karşı yürütülen her türlü davanın da, bir tür ‘’süper savcısı’’ ya da ‘’koordinatör savcısı’’ pozisyonunu devam ettiriyor görünüyor. Çünkü normal şartlarda bir adalet bakanının, çeşitli davaların dosyalarını, hatta birtakım sanıkların ifadelerinin, etkin pişmanlık dilekçesi verenlerin ya da birilerinin bir süre sonra bu dilekçeleri vereceğini haber verecek kadar dosyaların içinde olması normal değil; ne prosedüre uygun ne de temel hukuki normlara uygun. Çünkü adalet bakanının, davaların içini takip edip içeriğiyle ilgili kamuoyunu bilgilendirmek gibi bir görevi yok. Hatta bunun engellenmesiyle ilgili bir görevi var. Çünkü bu, bir sürü açıdan doğru bir şey değil. Yani bir sanığın, bir süre sonra etkin pişmanlık dilekçesi vereceğinin bilgisinin basına sızması bile sorunken, Adalet Bakanı bunu yayına çıkıp bizzat yapıyor. Zaten şimdi söyledin, dün akşamki yayından pasajlar aktardın, ama Akın Gürlek zaten Antalya meselesiyle ilgili aylar önce, “Daha zamanı gelmedi. Orada bir şey olacak” diye haber vermişti. Daha verilmemiş dilekçenin haberini nasıl edinebilir bir adalet bakanı? Büyük bir ihtimalle, oradaki trafik ya da oradaki baskı veya tazyikin doğrudan bilgisine sahip olarak verir.
CHP ablukası dediğin o başlığın içerisinde pek çok alt başlık var. Yani CHP'ye dönük ya da genel olarak muhalefete dönük olarak tarif edilen, ama aslında CHP'de yoğunlaşan bu kuşatma harekâtının böyle katmanları var. Bir tanesini sen de işaret ettin; süren davalar. Yine burada defalarca konuştuğumuz gibi, süren davalarla ilgili kamuoyundaki kanaat aslında yerleşmiş durumda. Kamuoyunun önemli bir kısmı, kimi araştırmalarda %60, 70'e kadar varan kısmı, bu davaların siyasi olduğu konusunda gayet emin. Daha düşük bir kısmı, %25, 30'u, davaların hukuki olduğunu, birtakım yolsuzlukların araştırıldığını iddia etse bile, onların da önemli bir kısmının aslında politik refleksle bunu söylediklerini düşünebiliriz. Yani iktidar seçmeninin bir kısmı, bu davaların arkasında durmak gerektiğini düşündüğü için böyle davranıyor. Sahici vicdanî kanaatleri olup olmadığı tartışma götürür. Ama bu tablo, iktidarın, bu davalar çerçevesinde beklenen sonuçları alamadığını bize gösteriyor.
İkinci bir aşaması, çeşitli itirafçılar, etkin pişmanlık hamleleri ve benzeriyle davaların içini doldurmaya çalışmış olmaları. Onları da davalarda görüyoruz; bazı itirafçıların bile kendi iddialarını geri çektiklerini veya o iddiaların bu genel kanaati değiştirecek sonuçlar doğurmadığını, hatta iktidar medyasının bu davalara ilgisinin de bu yüzden kaybolduğunu da görüyoruz. Dolayısıyla birkaç ay boyunca Erdoğan'ın bizzat tanıtımını yaptığı o heybeler, turplar çok netice vermiş gibi görünmüyor. Oradan büyük bir etki yaratılmış değil. Şimdi orası zayıf olunca, diğer bir kısmı nasıl takviye edildi? Operasyonlarla. Hiç bitmeyen operasyonlar var. Belediyeler çeşitlenerek, yani bir belediyeye, daha sonra bir başka belediyeye ya da sürmekte olan davalara ya da soruşturmalara yeni merhaleler, yeni gözaltılar eklenerek daimi bir operasyon dinamiği işletiliyor. Neredeyse haftada bir iki tane yeni operasyon duyuyoruz. Davalar büyük bir etki yaratmadı, ama bu operasyonların arkası kesilmeyecek. Her yere yayılabilir, bütün belediyeleri etkileyebilir. Hatta CHP'li olan bazı il başkanları da gözaltına alındı, tutuklandı. Dolayısıyla, CHP'li olan herkese her an her şey olabilir fikrini canlı tutacak bir operasyon dinamiği işliyor. Bu da iki taraflı bir sonuç doğuruyor. Hem sürekli böyle bir beklenti oluşuyor, hem de pek çok CHP'li belediye ya da CHP'li yöneticiler tabir yerindeyse diken üstünde olmak zorundalar. Birçok hizmetlerini ya da hamlelerini bekletmek zorunda kalıyorlar. Sadece operasyon yaptıklarına değil, diğerlerinin de hareket etme kabiliyetini zayıflatan bir müdahale hâline gelmiş oluyor.
Bir başka katmanda, şimdi böyle yolsuzluk, paralar, para kulelerinden fazla bir şey çıkmayınca, bu sefer biraz daha tabir yerindeyse bel altına inen kasetler, görüntüler, daha pornografik ifadeler devreye girmeye başladı. Bu, daha önce Türk siyasetinde çeşitli zamanlarda denenmiş bir şey. Siyasi aktörleri bu tür şeylerle itibarsızlaştırmanın örneklerini daha önce de gördük. Bu tür hamleler gündeme gelmeye başladı.
Bunun devamında, hâlâ bekletilen, bir ısınan, bir hareketlenen, bir yavaşlayan, üzerinde tartışmanın hiç bitmediği ‘’butlan davası’’ diye bilinen CHP davası meselesi var. Bir de, şimdi yeni bir örneğini daha göreceğimiz transferler, kuşatmanın bir başka ayağını oluşturuyor. Keçiören, Aydın, şimdi de Afyon söz konusu ve kimilerinin, haklarındaki birtakım dosyalarla, özellikle de yakınlarıyla ilgili, iki kadın belediye başkanının eşleriyle ilgili birtakım dosyalarla tehdit edildiği ve bu tehditlere dayanamadıkları için bu transfere razı oldukları şeklinde değerlendirmeler, bilgiler var. Dolayısıyla bu da, transfer gibi görünen, ama aslında yine bu operasyonların parçası olarak işleyen bir tablo. Şimdi bu kadar çok başlığı bir arada görünce hakikaten bu kuşatmanın çok kapsamlı olduğunu gördük. Bu, hakikaten çok ağır bir yük. Hatırlarsan daha önce bir yayında https://medyascope.tv/2026/03/31/iktidar-neden-gitmiyor-muhalefetin-acmazi-ne/ CHP’nin yükü ağır hamalı az bir parti olduğunu söylemiştim. Bir de böyle bir sorun var.
Ama bir parantez olarak şuna değinmeden geçemeyeceğim. Sen, Burcu Köksal’ın bu salı günü AKP'ye geçeceğini söyledin. Daha önce de Aydın Belediye Başkanı geçti. Ama ben bir şeyi dikkate sunmak istiyorum: Biraz daha geriye doğru sarıp, Ergenekon sanığı ve daha önce CHP milletvekili olan Teğmen Mehmet Ali Çelebi, Barolar Birliği Başkanlığı’ndan neredeyse CHP'nin genel başkanlığına aday olacağı düşünülen Metin Feyzioğlu, televizyon dünyasından bilinen Hulki Cevizoğlu, Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, şimdi Burcu Köksal’a baktığımız zaman, çok ilginç bir ortaklık görüyoruz. Bu figürlerin hepsi, zamanında CHP içerisindeyken, CHP'yi ve bazı CHP'li isimleri ve genel olarak muhalefetteki bazı çevreleri, iktidara yeterince direnmeyen, hatta onun, seküler yaşam tarzını bozan hamlelerine yeterince direnmeyen, cumhuriyeti yeterince savunmayan olarak suçlayıp, biraz retorik düzeyinde, böyle çok dikenli ve sert laflar ederek en kuvvetli muhalefeti yapıyor iddiasında olan, daha seküler milliyetçi hatta duran çok benzer profil. Şimdi bu profilin hep bu transferlerin konusu olması, ‘’onun dosyası varmış, bunun yolsuzluğu varmış, onun bir sıkıntısı varmış’’ gibi açıklamalardan başka bir ideolojik çerçeveyi de düşünmeyi zorunlu kılıyor bence.
Yani bu vakaların tek tek her biri için özel koşullar ileri sürülebilir; eşinin şirketi gibi. Ama bunların bu ideolojik ortaklığının da bir şey anlatıyor olması lazım. CHP'nin içerisinden transfer olup AKP'ye geçenler, tabii ki muhalefet bloku içerisinde olup iktidarla yakınlaşanlar diye biraz daha parantezi genişletince, Sinan Oğan'dan, belki de Meral Akşener'e kadar uzanacak başka bir pencereye daha ulaşırız. Dolayısıyla bence bu ideolojik çerçevenin, bu iktidarın karşısındaki, kimilerince en sağlam duran muhalefet pozisyonu sayılan seküler milliyetçilik iddiasının ya da daha çok Cumhuriyetçi Güven Partisi'nin devamı diye sayılabilecek CHP içerisindeki nüvelerinin, aslında ne kadar kolay bu iktidarla entegre olabildiğini, bu iktidarla meselelerinin ne kadar zayıf olduğunu anlatan bir tarafı var bence. Yolsuzluk dosyalarına direnemeyen ya da hakkındaki tehditlere pabuç bırakan pek çok insan olabilir. Ama böyle bir profile baktığımızda, son 10 yılın böyle bir hikâyesini izlediğimizde, bu paralelliğin de bir şey anlatması gerektiğini düşünüyorum açıkçası.

Ruşen Çakır: Evet, Kemal Bey, biraz da Bahçeli'nin salı günkü konuşmasını konuşalım. Ben çok konuştum. O metin çok ilginçti. Zaten birkaç hafta olaya girmedi pek. Bu sefer diğerlerinden çok farklı bir şekilde çok geniş bir yer ayırdı ve o statü meselesi en önemli husus tabii ki. Ad da verdi, önerdi daha doğrusu. Ama orada en çarpıcı yerlerden birisi bence, “Kabine, Cumhur İttifakı, bürokrasi, hep birlikte bu sürece…” çağrı yapmasıydı. Ben herkese günlerdir şunu soruyorum, senin görüşünü de alayım. Perşembe günü Erdoğan'la mutabık kaldılar ve bu konuşmayı mı yaptı? Yoksa aralarında bir sorun var da, bu konuşmayla bu sorunu mu dile getiriyor? Bugün Erdoğan bir vesileyle yine bir yerde konuştuğunda, “Süreçten geri dönüş yok” demiş. Tabii, “Geri dönüş yok” demek, ileriye gidiyoruz anlamına gelmiyor. Durduğun yerde duruyorsun, geriye de gitmiş olmuyorsun. Böyle bir şey var.
Kemal Can: Erdoğan 1,5 yıldır geri gitmiyor, ama bir yere de gitmiyor. Orada duruyor zaten.

Ruşen Çakır: Evet. Ne diyorsun? Bahçeli Erdoğan'dan onay aldı ve çünkü bu statü meselesi gerçekten konularda en kırılgan olan hikâyelerden birisiydi. Özellikle Öcalan'ın son dönem yaptığı görüşme notlarında hep onlar gözüküyor. Hep dönüp dolaşıp vurguladığı o. Bunu vurgulayan sadece o değil. Kandil'den ve DEM Parti'den yapılan açıklamalarda Öcalan'ın adının konulması meselesi var. O olmadan bir şey olmayacak sanki. Mesela, İmralı'da yeni bir yer yaptılar Öcalan için. Öcalan statü tanınana kadar oraya geçmeyeceğini söylüyor. Yani böyle bir şart koşmuş. Bu sefer ileriye doğru gidiş olacak mı? Ne dersin?
Kemal Can: Bu statü meselesi, işlerin yürümesi için gerekli bir prosedür olduğu için değil, geçilecek eşiği işaret eden sembolik bir nokta olduğu için üzerinde çok duruluyor. Şu anda açıktan Öcalan'a bir statü tanınıp tanınmaması, onun şu anda oynadığı rolü çok değiştirecek bir durum değil bence şu aşamada. Çünkü herhangi bir statüsü olmadan fesih kongresini kendi taahhüt ettiği gibi toplayıp, fesih kararını aldırdı. Suriye'de çok belirleyici bir rol oynadı. Bunlar, bir statü sahibi olmadan yapabildiği şeylerdi. Bundan sonrası için de yapabilir. Ama tıpkı Komisyonun kurulması, Komisyonun İmralı'ya gitmesi gibi, şimdi bir statü verilmesi meselesi de, bu sürecin aşamalarında kritik bir barajın geçilmesini işaret edecek. O da, hep lafı edilen, “Sıra sizde.” Yani devlet tarafının ya da iktidar tarafının yapacaklarına başlama iradesi ya da daha önemlisi, cesareti gösterip göstermeyeceğinin belirleneceği bir durum. Statüye bu kadar çok altının çizilerek dikkat çekilmesinin, statünün gerekliliğine bu kadar çok vurgu yapılmasının böyle bir nedeni olduğunu düşünüyorum. Bu, komisyonun kurulmasındakine de benzer bir durumdu. Bu konuda hatırlarsan, o komisyonun kurulması, komisyonun İmralı'ya gitmesi süreçlerinde de Erdoğan son derece ağırdan almıştı. Yine Bahçeli şimdikine benzer çok sert çıkışlar yapmıştı. Hatta, “Kimse gitmiyorsa ben giderim İmralı'ya" demişti. İmralı'ya gidilecek gidilmeyecek meselesi sırasında çıktı ve “Kimse gitmiyorsa, ben gideceğim,” dedi.
Dolayısıyla, şimdi de benzer bir durum var. Çünkü ben hâlâ şunu düşünüyorum: ‘‘Süreçten geriye gidilmez’’ meselesinde, Erdoğan şu andaki tablonun kendisi için gayet elverişli olduğunu düşündüğü için, 2015'teki gibi bir masa tekmeleme ihtiyacı duymuyor. Zaten statü de bir muhataplık oluşturma anlamı taşıyor, ama masaya da oturup konuşmaya başlamaya gönül indirmiyor. Bu durumda bir süre daha kalmayı, bir süre daha bunu tartmayı istiyor. Bahçeli ile Erdoğan ilişkisinde, bu sürecin başından itibaren kimileri bunun rol paylaşımı olduğunu düşündü. Kimileri koçbaşı fonksiyonu diye tarif etti. Kimileri başka öncelikleri temsil ettikleri iddiasını ileri sürdü. Ama Bahçeli ile Erdoğan'ın süreçle ilişki kurma biçimi ve süreci kamuoyuna taşıma biçimleri farklı gelişti. Bu, aralarında bir mutabakatla mı oldu yoksa bir gerilimle mi oldu tartışması da biraz buradan çıkıyor, ama bir fark olduğu açık. Hatta birtakım kulis haberlerinde de AKP tarafının hâlâ bu statü meselesinde ikircikli kaldığı ve Erdoğan'ın da birazcık duruma bakmak ihtiyacı duyduğu yolunda bilgiler var.
Bu çerçevede, özellikle yasal düzenlemeler konusunun da bu kadar gecikmesi aynı şeye bağlanıyor zaten. Mesela şimdi hep statü öne çıktı, daha çok konuşuluyor. Ama daha önce, bu yasaların çıkması, Komisyon raporundan gelen birtakım yasal düzenlemelerin hazırlığının başlamasıydı en çok konuşulan; şimdi birdenbire statü onun önüne geçti. Ama bunların hepsinde, bir ağırdan alma hadisesi var. Bu ağırdan almanın tıpkı bir önceki süreçte olduğu gibi, riski de büyük. Dolmabahçe Mutabakatı’ndan çok kısa bir süre sonra, mutabakat ilan edilmiş ve onun resmi verilmişken, Erdoğan, tam tersi bir hamleyle devreye girmişti. Şimdi de benzer bir risk her zaman duruyor. Ama Erdoğan açısından bence asıl mesele, hangi seçeneğin kendi ajandasına uygun olduğuyla ilgili nihai kararı vermemiş olması. Ben o yüzden Bahçeli-Erdoğan meselesindeki görüşmenin tam bir mutabakatla sonuçlanmadığını ve Bahçeli’nin, bir kez daha bir ivme katma, bir zorlama hamlesi olarak geldiği kanaatindeyim. Ama bir çatışma ya da gerilim anlamı çıkmaz bundan; sadece bir itme, bir teşvik. Çünkü bazen insanlar, beraber yürüdükleri insanlar için de böyle girişimlerde bulunurlar; illa karşı karşıya olmaları gerekmez. Aynı yolu yürüyen insanların da birbirlerini bir yöne doğru itmek ya da cesaretlendirmek ya da hızlandırmak konusunda telkinleri olur. Ben biraz böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Baştan itibaren farklı yolda gitmiyorlar, farklı yöne gitmiyorlar, ama öncelikler, ivmesi, hızı, kapsamı konusunda biraz farklı davranıyorlar. Yine bunun bir uzantısı olarak görüyorum.
Şimdi belki ona da değinmek lazım. Özellikle Özgür Özel ve İmamoğlu'nun bütün bu gelişmelere rağmen süreçle ilgili takındıkları tavır da, aslında sürecin buradan değişerek, Erdoğan'ın herhangi biçimde masayı devreden çıkartan bir tutum almasının, sanıldığının aksine muhalefetin toplamı için hayırlı olmayacağını düşünmelerinden olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bu sorun çözülsün, barış yolunda bir adım atılsın arzusu belirleyici, ama tersiyle ilgili riski de önemsediklerini düşünüyorum. Bu çıkışları biraz onu da gösteriyor.

Ruşen Çakır: Evet, Kemal Bey, yavaş yavaş toplayalım. ODTÜ'de olanlar var, ama ben olaya çok hâkim değilim. Sen bakabildin mi? Bir Ankaralı olarak o konuda söyleyeceğin bir şeyler var mı?
Kemal Can: Hayır, spesifik olarak çok takip etmedim. Her yerde yazılan kadarını biliyorum; detaylarına hâkim değilim. Ama anladığım kadarıyla bağımsız bir konser organizasyonu sırasında biraz o organizasyonu provoke etmek şeklinde gelişen bir eyleme reaksiyon var. Ama orada nasıl cereyan etti? Bilgiler biraz karışık şu anda. Onun için çok net bir şey söylemem zor.

Ruşen Çakır: Evet. Orada Zafer Partisi'nin uzantısı gibi bir kadın örgütü var; İstiklal Kadınları Hareketi. Onlar çağrı yapmışlar.
Kemal Can: Evet.
Ama bu, bir hamle yapıp, sonra orada bayrakla o hamleye gidip, ardından, kendilerine yönelen reaksiyonu ‘’bayrağa saldırı’’ diye sunmak, 70'li yıllardan beri uygulanan yöntemlerden biri.

Ruşen Çakır: Buradaki olay şu bence: Birtakım milliyetçi, Kemalist iddialı birilerinin düzenlediği, konseri engellemeye yönelik bir durum var. Ama ODTÜ'de yapılan konser, bir Kürt hareketinin olayı değil, sol sosyalist bir olay diyelim. ODTÜ'nün geleneği öyle. Şimdi oraya yönelik bir şeye kalkışmaları bana yeni bir şey gibi geliyor. Daha önce hep bölücü terör vesaire üzerinden giden bir şeydi. Yıllar önceki Ülkücü-Devrimci kavgalarına mı geleceğiz? Bu ne anlama geliyor? Niye bunu yapıyorlar? Neyi sabote ediyorlar? Oradaki insanların bayrakla bir sorunu olduğunu da zaten sanmıyorum. O, tamamen başka bir şey. Zaten İlkay Akkaya da bunu çok net bir şekilde söyledi. Bir provokasyon var da, buradaki provokasyon o eski tip, yani yakın zamana kadar olan bölücü terörle mücadele gibi bir kapsama tam girmiyor. Başka bir şey bu. Yeni bir tür yani.
Kemal Can: Evet. O kısmında bir tereddüt yok zaten. Yapılan bir organizasyona, dışarıdan bir müdahale, bir provokasyon var. Sadece, orada o reaksiyonun karşısını oluşturan tarafta bir provokasyon var mı, yok mu, ondan emin değilim. Bilmiyorum dediğim o. Yoksa bu hakikaten çok tanıdık bir şey. Bu, defalarca yaşanmış ve bunu kendi hayatımızda da defalarca gördük. Hatırlarsan, daha önce ‘’içkili oluyor’’ diye Ayasofya'da bir organizasyonu basma hikâyesi vardı. Üniversitelerde filan bu tür şeyler çok yaşanıyor. Daha önce de yaşanmıştı. Bu engelleme ya da provokasyon girişimine reaksiyon gelince de, ‘’Bayrağımıza saldırıldı’’ diye bunu ikinci bir demagoji malzemesine dönüştürmek, dediğin gibi çok eski bir yöntem. Ama şimdi bayağı kurumsal olarak parti yöneticilerinin de olduğu basın toplantılarıyla büyütmeye çalışanlar olduğunu da görüyorum. Özellikle galiba Zafer Partisi daha çok şey yapıyor.

Ruşen Çakır: Evet. Tabii orada şöyle bir husus var: Abdullah Öcalan'dan ‘’kurucu önder’’ olarak bahseden bir MHP Genel Başkanı ve MHP varken, ODTÜ'deki öğrencilerin konserine yönelmek de yeni bir tür siyasi strateji olsa gerek diyelim.’’ Esas düşmanla uğraşamıyorsan, yeni düşmanlar yarat’’ gibi bir olay sanki. Neyse, noktayı koyalım. ‘Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.05.2026 Hani Kürt hareketi CHP'ye karşı Erdoğan'ın yanında saf tutacaktı!
25.05.2026 Özgür Özel kendisini aşıyor
24.05.2026 “Bay Kemal”in “ahlâk kavgası” ne kadar inandırıcı?
24.05.2026 Alişer Delek: “Yeni parti kurulmasından başka bir yol görmüyorum”
23.05.2026 Sahadaki Kimlik: Amedspor | Vahap Coşkun ile söyleşi
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
22.05.2026 Ümit Akçay ile söyleşi: Mehmet Şimşek mutlak butlan kararından habersiz miydi?
22.05.2026 Edgar Şar: "İktidar uzun bir süre olaya dahil olmayıp CHP içindeki tartışmayı kızıştırmak isteyecek"
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
26.05.2026 Hani Kürt hareketi CHP'ye karşı Erdoğan'ın yanında saf tutacaktı!
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı